ne alışkanlıklarımız
var tensel… ne özlemlerimiz.. iki dudak arası nefes mesafesi mutluluklar var.. hayatı buna bağlamak neden? neden olmasın ki ayrıca? hayat neden var? kendi
tensel eşini bulmak için mi? beden ne denli eşdeğer amaç uğruna ruhla bir olunup
bulundu dünyada? bedenin tensel eşini ruh da sever mi? tinsel de olur mu
bedenin tensel yarımı? o zaman mı bir
bütün bulunmuş olur? o zaman dünyaya gönderilen her ruh-beden bir yarım mı?
yarın bütün mü bir elma? bu gün iki tinsel-tensel eş yarım bir aradaysa?
Ağustos 14, 2013
Ağustos 13, 2013
mangan
daş ve yağmur bir şeyi anımsatır oldu:
tabi bir de ne demiş atalarımız: daş manganda adam harmanda ağırdır... boşa dememiş adam işidir mangan....
pencere
yaklaşık bir aydır
oraya bakıyorum... değişen tek şey ışık ve bulutlar sadece. dünyaya gönderilen
bedenler de böyle aslında… değişen tek şey ışık ve bulutları.
bir başka değişle; insanlığın uydurduğu
bir mekaniğin farklı parçalarından anlara işaret eder bu kareler.. bir başka
mekanik, tarihin ise hiç peşine düşmedim… zira hakikaten kısa vadede değişen tek şey ışık
ve gökyüzü. uzun vadede ise ilaveten değişen yer örtüsü olurdu… o da bir diğer halkanın
bir başka döngüsü… yine tarih gereksiz….
Ağustos 11, 2013
bir tebessümlük
yirmi beş gol ve bir
çocuk mutluluk olabilir….
şampiyonlar ligi şık
gol gösterimi seyrindeyken çocuk gelir… içeri girer ve tuvalet kapısına doğru
yönelir..
-orası dolu yalnız..
çocuk bulunulan şık
gol gösterimine ortak olarak bir sandalyenin kıyısına ilişir ve beklemeye
koyulur… ve der ki:
-ne zaman çıkar.
-(eller açık omuzlar
yukarı bir bilmem ifadesi) bana söylemedi..
'yuh be sen insan
mısın?… nasıl gol yahu?...' gibi tepkiler çocuğun dikkatini çeker haliyle de
bir süre sonra sıkılmış olacak ki çıkış kapısına yönelip çıkmaya koyulur…
-vaz mı geçtin?
çocuk:
-sonra gelirim..
ve sonra olunca
çocuk gelir… der ki:
-çıkmadı mı daha
-yok, bi kapıyı
tıklat istersen..
çocuk kapıyı
tıklatır… ses yok..
-kapıyı arala bakim
biraz.
çocuk kapıyı
temkinle aralar...
-abi kimse yok..
-nasıl yok içeri
bak.
-kimse yok abi…
çocuk içeri girer
işini görüp çıkar… (alla alla yaa bakışı)
-..afedersin ben
adam hala içerde sandım.
(cevap yok... çocuk
gider...) ne yani gözümden kaçmış olamaz mı? ya da adamın gizli bir geçidi
vardır içerde.. ya da ben kör oldum… koca adamı burnumun dibinden geçerken fark
edemeyecek kadar. ama ışık açık, adam da kapatsaymış çıkarken… alla alla ya….
Ağustos 09, 2013
nihayetin vesikası
nihayetinde ayrılık
iki sonuca götürür.. ya onsuz yaşayamadığını görürsün ya da onsuz da
yaşayabileceğini anlarsın. yaşayamadığını görmek… yaşayamadığını anlamak değil…
ya da yaşayamayacağını görmek değil. her an dan! diye kalbine düşer, ölürsün…
yaşayamadığını görürsün… düşünemezsin. düşünürsen anlarsın… düşünebilirsen.
düşünebiliyorsan yaşayabilmişsin demektir.. yaşayabiliyorsan bitmiştir….
düşünemedik…. biz düşünmeyi beceremedik….
ayrılamayışımızın
kaçıncı faslı..?
soluğun alabildiğine
derin,
uykun seyrinde
geziniyorum,
çayımı yudumluyorum
bi yandan..
ışıltılar karartının
derininde uzak.
bir de ben uzağım
yalnız, duyabildiğim
soluğuna..
kapının eşiğindeyim,
bak
bir adım düzayak karanlık
bir adım merdiven
gerisin geriye
hiçbir ihtimalde
yoksun
iyisi mi eşiğinde
kalayım…
soluğunda…
soluğumda….
II.
gitme mi diyorsun..?
daha derinden bu
sefer
çek nefesini
ve bir hışıltıda
dile gelsin..
hi… gitme mi?
Ağustos 08, 2013
bir sersem
bazen insanların
sosyal kahkahasına neden ortak olamadığımı düşünüyorum.. bu kadar komik gelen
neydi? gözlerimi araladığımda farkına varamadım, belki araladığımdan sadece..
daha kocaman açmalıydım herhalde… neyse bir başka sefere.. neyse ki kahkaha
olacak çok şey var insanlar için….
Ağustos 07, 2013
örsüm
hoşça kal.... her şey karşılıklı bu kelimeye sığdırıldı
kaldı…
nasıl oluyor daha
bilmiyorum… yalnız saat 21.24'dü bunu biliyorum…. hazır mıydık ki buna?hazır
olacağımız bir zaman olacak mıydı? yalnız beyin zonklamaları var şimdi…
kaşlarımdan başlayıp enseye kadar bütünü saran…. günü, geceyi, ömrü nefessiz
kılan yalnız bir kelime... hoşça kal….
biliyorum artık her
satır şimdi daha bir anlam dolacak… onlar biliyor muydu dersin? hiçbir şey
kaybetmeden kendinden böyle süregelmesi normal karşılanmamalı cephemde..
satırlar biliyor muydu…? yani kelimeler… nihayeti biliyor muydu? ne zaman
farkına varıp da yüreğimin sancısını bin örs ağırlığınca iliklerimde hissederim
bilmiyorum… şimdi yalnız ufak karıncalanmalar var. daha bir saat bile olmadı…
daha soğumadı katlimizin yaraları… kendi elimizle sıkıca kavrayıp hiç
beklemediğimiz bir anda indirdiğimiz hançerle işlenen.
(tarihin tekerrürü
bu olsa gerek… hani bin örs ağırlığı!)
düşüncesiz mi
davrandık severken.. düşün rengine kapıldık da…. şimdi şarkılara bırakmak
kendini.. ne kadar kurtarır ki.. ne kadar tutar hayatta. düşümü kaybettim….
Ağustos 06, 2013
çiş değil çise

günaydın..
gerçekten gün aydın.. gerçi günün Pazar olması dolayısıyla sen bu saatleri, bu saatlerde ben seni göremeyeceğiz de neyse… günaydın
05.43
sevgi sözcükleri
dilimizden düşüyor mu ne sevgilim… üşütme beni..
05.44
sabahın çisesini
düşünüp fark ettim toprağın nemini. benim de gözümde cimlas olur… heralde
bundan..
05.46
seni bütün gece
düşünüp durup, durup düşünüp, durup uyanınca sabaha seninle çıktığıma
şükrediyorum her sabah..
05.48
toprağa çise
düşermiş de ondan… yoksa kaya kayadır her zaman. yumuşamak doğasına aykırı… ya
kırar ya kırılır un ufak…
05.51
Ağustos 05, 2013
radyo yakalamaca
radyonun en iyi
çektiği yeri adımladım
bir ile bir geri...
biraz sağ
tamam oldu işte.
şimdi şarkımız
zamanı..
hala bizim şarkımız
mı?
ben adım adım
gelirken şarkımız mı değişmiş
bi' yabancı geldi..
spiker ekibi de bir
Kapadokya dinleyicisi misafir etti şimdi..
ben de misafirim
esasen
hem radyo hem
şarkımız hem sen...
geldim geçiyorum
konaklamaları olsa gerek..
şarkı armağanı
adettendir ya
dinleyicimiz, Murat
Kekilli tutturdu.. çaldı kara gözlüm..
kulak misafiri olup
geçiyorum.. ayaklarım ağır çekti vah..!
Ağustos 03, 2013
gördüğüm, kördüğüm
Zamanı neyle durdurdum da bilmiyorum..
Avareyim… şiir de yok. Suya yazılmak değil su olmak oldu aşk… inan daha kolay
olurdu yazılmak olsaydı. Su her şey….
Kalemim yere düştü… onlarca mecaz olabilir
bu.. Yok ama yok düştü gerçekten… eğilmeye erindim de kaldı kendi
bilinmezinde(benim bilinmezim gerçi… kaosa kadar gider bu böyle.). Neyse
gözlerimi peşi sıra devirmeye bile yorgunum… kalem bilmez nasılsa
alakasızlığımı… alakamdan bihaberliğinden biliyorum… mecaz bu.
Cümle sonlarını tek noktalı bitirmek iyi
fikirmiş.. Çok nokta düşün-dur'durup bulandırıyor zihni bende…. (Bugün sana
gizli sorumun cevabının sen olduğunu söyleyecektim oysa…)
Sahi neden şiir yok?
Kapat
gözlerini bi kere de..
Bi
kerede de sevmeyi
Avuçlarından
taşarcasına
Kollarını
kocamana açan da
Sığdırmayan
çocuk telaşında
İçin
içine sığmazmış gibi….
Bak,
Bak
bile demiyorum gözlerime….
Yokmuş neyse ki….
Ağustos 01, 2013
sadece
Sadece gökyüzünü
seçebildiğim bir köşe seçtim..
Ne bakıyorsun ki?
Tamam üstü kalsın
Umutlarımın hayat!
Kapıdan öylece çıkıp
gitmeyi diliyorum..
Yalnız gökyüzü hep
benimle
Gökyüzü cennet….
Temmuz 31, 2013
bir çalgı tutturmuşum
Dudağıma yapıştı kaldı bir ıslık(Belki biraz hüznü çağrıştırır.. Gerçi bu çağrışımın sebebi de tizliktir kuvvetle ihtimal)… Dakikalar alabilir bu…
Kendimi toparlamam
gerekeli çok oldu biliyorum. Ne kadar dağınık kalmışlıktayım böyle… Kafam bir
oradan bir buradan çaladurmakta…. Gel bir de buradan çal..! Yok yok bir standardı
yakalamak gerek.
- İyi misin?
- Evet tabi…
- Yaşıyosun yani..
- Yaşıyo muyum?
Bilmiyorum... Bir saksı düşün odanın ortasında… Ve içine kapatılmış toprak...
- ….
- Yaşıyorum evet..
Güneş doğuyo… Güneş batıyo... Sonra tekrar güneş doğuyo… Batıyo yine... Tekrar ve
tekrar bi döngü seyrediyo böyle. Bazen yağmur yağıyo… Yağmur iyidir… Severim
yağmuru… Güneş doğuyo sonra… Güneş batıyo…. Sonra tekrar batıyo güneş. Bazen güneş
batınca yağmur yağıyo… O zaman da severim yağmuru… Sonra tekrar güneş doğuyo… İyim ben yani... Olur da bi ot yeşerirse biri gelir yapraklarımı da siler
belki... Sonra bir arı bir çiçekten kopmuş polenin bana yolculuğuna vesile olur
da belki çiçek büyürüm… Ya da Feridun Düzağaç'ı saran sarmaşık olurum kim
bilir…. Sahi hayat neden şekil yapıyor..!
31.07.2013; 19:37
Sıcağından kora
düşmüş ellerimiz birleşince,
Usul ve kendini
bulmuş…
Rüzgara kapılmış bir
sonbahar yaprağı
Süzülür yanağından
teninin kıvrımlarına...
Tenin sıcağı üstüne
kırağı düşmüş de ondan.
Zaman nasıl da
soğukmuş...
Temmuz 30, 2013
fraktal?
Nereden yol bulduğumu
dahi hatırlamadığım tamamen tesadüfi bir düşüşten kaosa açılan kapının ardıdır
bu.. Daha bi göz ününde bulundurmak düşüncesiyle aktarmak istedim… (bu süreçte
birilerinin tesadüfü olabileceğimi de göz ardı etmiyorum tabi...)
Birkaç yıl(!) arayla
da olsa (Fraktaller(fractals) ve Kaos) yazarıyla yaklaşık şekilde karşılaştığım bir kelime 'fractal'… yalnız
bir farkla; ne olduğunu bilmemekle birlikte bildiğim her hangi bir şeye de
denilmiş bir şey değil gibi… bilmediğim bir şeyler çokmuş….
Bundan sonraki
kısımlar bahsettiğim göz önünde bulundurma(hatırlatma) amacı gereği alıntı kesitlerinden oluşacak..
Yazarının gösterdiği bir çok kaynağa karşın benim tek kaynağım yazarının ta
kendisi olacak(ilgilisi ordan gerekli bağlantıları kurabilir)…. Teşekkürler xxanadu(*)....
"Fraktal bilim
adamlarınca gökyüzünde gördüğümüz, toprakta hissettiğimiz ve bedenlerimizin
damarlarında ve sinirlerinde bulduğumuz kaos örüntülerine verilen addır."
….
"Doğal bir
fraktalin klasik örneği bir sahil şeritidir. Mandelbrot fraktal fikriyle zarif
bir şekilde basit, ama aynı zamanda şeytani bir şekilde karmaşık bir sorunun
sorulduğu bir yazı vesilesi ile tanışmıştır: Büyük Britanya'’ın sahil şeridinin
uzunluğu ne kadardır? Onun yanıtı kasosun görünüşüne harukulade garip bir anlık
bakışlar vermişti."
….
"Hem
doğanın, hem de insan şuurunun biçimlerinde var olması mümkün olan çok geniş
bir fraktal kendiliğinden benzerlik dağılımı bulunmaktadır. Bazı fraktal
biçimlerde –özel-likle bilgisayar ekranlarında matematiksel formüllerle üretilenlerde-
kendiliğinden benzerlik bir dereceye kadar mekaniktir.
Diğer fraktallerde-doğadaki ve sanattaki- kendi kendine benzerlik, bu tanıma
baş kaldırırcasına farklı olan şeylerle bir arada bulunur."
30.07.2013; 03:51
.....
"Matematik paradoksun bir kısmını sergiler, psikoloji ise diğer tarafını. Şu an yaşam ne kadar kaotik ve rasgele görünürse görünsün, biz aynı zamanda onun temelini oluşturan bir düzen içerdiğini hissederiz. Yaratıcı uğraşlarla meşgul olan kişiler yeni biçimler yaratmak için çekirdekler ve yollar olarak şansı kullanırlar. Kazara dökülen tuhaf bir boya, bir konuşmanın kulak misafiri olunan bölümü, bir yol işaretinin görünüşü vb. olabilir. Şans olayları yaşamlarımızdaki daha derin bazı örüntülere dair ip uçları verebilir. Psikolog Carl Jung görünüşe göre bağlantısız, ama oldukça anlamlı raslantılara “eşzamanlılık” adını vermiş ve bu gizli örüntüleri okumaya istekli olmamız gerektiğini ileri sürmüştür."
Görünüşe göre bizim tesadüf olarak nitelendirdiğimizi bilim insanları 'eşzamanlılık' olarak görmüş... Tesadüf? Belki de tesadüf diye bir şey de yok.... Evrenin bir matematik sistemi içinde kurulu ağ sarmallarıyla planını yürüttüğü düşüncesi ise akıllara zarar noktalara götürür mü aklı bilemiyorum...
30.07.2013; 11:33
Bu Salvador Dali resmini fraktalın hologram ile benzerliğinden bahsedilmesi üzerine uygun gördüm... Alıntılarsak Hologram Teorisi şöyle ifade edilmiş:"Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır.”
.....
"Matematik paradoksun bir kısmını sergiler, psikoloji ise diğer tarafını. Şu an yaşam ne kadar kaotik ve rasgele görünürse görünsün, biz aynı zamanda onun temelini oluşturan bir düzen içerdiğini hissederiz. Yaratıcı uğraşlarla meşgul olan kişiler yeni biçimler yaratmak için çekirdekler ve yollar olarak şansı kullanırlar. Kazara dökülen tuhaf bir boya, bir konuşmanın kulak misafiri olunan bölümü, bir yol işaretinin görünüşü vb. olabilir. Şans olayları yaşamlarımızdaki daha derin bazı örüntülere dair ip uçları verebilir. Psikolog Carl Jung görünüşe göre bağlantısız, ama oldukça anlamlı raslantılara “eşzamanlılık” adını vermiş ve bu gizli örüntüleri okumaya istekli olmamız gerektiğini ileri sürmüştür."
Görünüşe göre bizim tesadüf olarak nitelendirdiğimizi bilim insanları 'eşzamanlılık' olarak görmüş... Tesadüf? Belki de tesadüf diye bir şey de yok.... Evrenin bir matematik sistemi içinde kurulu ağ sarmallarıyla planını yürüttüğü düşüncesi ise akıllara zarar noktalara götürür mü aklı bilemiyorum...
“Bugün geriye dönüp baktığımızda, Doğa'nın sembolik dili olarak gördüğümüz sayıların etkisini, o asla bozulmayan analojiyi görür ve sorarız: Dünya neden böyle ve Doğa'nın işleyişini çözmemizi ve öngörmemizi sağlayan matematiğin şu ilginç dili neyin nesi? Kısacası, onu biz mi icat ettik yoksa keşfettiğimiz bir şeyin parçasımıydı? Eğer onu keşfettiysek, bu onun bizden bağımsız olarak varolduğu anlamına mı geliyor? Eğer böyleyse nerede varoluyor? Kesinlikle içinde yaşadığımız zaman ve mekanda değil, çünkü onlar aynı matematik tarafından tanımlanabiliyor. Ama eğer başka bir alanda varoluyorsa, biz diğer matematiksel biçimler dünyasıyla nasıl oluyorda temas kuruyoruz?”*(Gökteki Pi, Saymak, Düşünmek ve Olmak, John D. Barrow, Beyaz Yayınları.)
30.07.2013; 11:33
Temmuz 29, 2013
her şey bi'yana
Sükunetten ziyade
suskunluk var… gökyüzü bu gül yüz berraklığından yoksun aslında(paksa gök gül
yüzlüdür)…. Bulutlar dikmiş gözerini bana biliyorum… adım atsam yağmur
tohumları yeşerecek…. Sakındım kendimi bilhassa….
Hani bir adam vardı;
her şeyin yokluğunda… kimsesiz bir kimse…. Satırlar geçirdi içinden; 'Hiçbir
şeyim yok anlıyor musun?… evimden başka hiçbir şeyim yok…. Her şeyim sensin… bu
yüzden çok hassas yerin…."
Gözlerini yarı
açabildiğinde penceresinden yağmur çalıyordu usul usul…. Kulağındaki tınısı
kimsesi olduğundan yarı açıktı gözleri… büyü bozulmamalıydı. Tekrar ne zaman
uykuya daldı da kolunun kopasıca uyuşukluğuna uyandı. Gözlerini açmamaya
değecek bir şey kalmadığından kısa bir tereddütle döndü dünyaya(açmaya değecek
de ne vardı ki?)… her sabahki bir sabah….
Belini hafif
doğrultup başını kaldırdı, sanki birilerinin dikkatini çekmekten çekinir gibi
sakin… sanki birileri varmış da onlara
duyulmamalıymış gibi…. Bir tebessüm için kıvrandı durdu da nihayetinde buldu….;
"adam;
-ey dilberi rana! ey
tesadüf-ü müstesna! o mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten
sarsıldım... niyetim acizane-i taciz etmek değildir.. bilakis efkar-i umumiyede
ufak bir aile bacası tüttürmektir.. sözlerim sizi temin ve tatmin edecekse
şayet zevc-i izdivacınıza talibim!..
kadın;
-o mahrem suratınıza
bir sille-i osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz..
"
…. Bin tonluk çenesi
gülüşlere umut vererek aralandı… yanaklarında dudağının kıvrımları belirdi….
Evet evet gülmek de böyle... böyle bir şey olsa gerekti…. Sabah oldu....
Her şey bi'yana at
iyidir be! At attır yani… iyidir iyi….
29.07.2013; 12:12
Temmuz 28, 2013
yağmur yağmur üstüne
Yağmuru görünce bi' hayli gür… çocuk telaşıyla attım kendimi… yağmur sağanak, ben sağanak düştük
birbirimize.. Birkaç kare eşlik eder olsa fena olmazdı… olmadı da…. Olanca
olanaksızlığa rağmen an'ı yaşayabildim... yaşatabildim de kanısındayım…. 'Negada bi ilkellik içindeyim la' diye dönüp kendime bakınsam da bi' ara…
yılmadım…. Kendime hak verdim de sonra... zira hak verilmeyecek gibi de değil;
başla boyun arasına sıkıştırılmış dandik bir şemsiye, halis şeffaf naylon
poşetle korumaya alınmış resim aracı… bir çaba pür çaba…. Yağmura değer mi? değer…
iyidir yağmur… candır… hem gerçek hem mecazi candır…
27.07.2013; 18:17
Ellerde olan şu
bebek benim elimde olsa cana can da katardık elbet… bir umut da yok değil….
Olabileceği düşüncesi dahi fotoğraf manyaklığı eğilimimi oldukça tetikler oldu….
Günün bi saatinde bu
bebekle ilk fotoğrafın bi' önemli olacağını düşündüm… ilkliğin farklılığından olsa
gerek… farklı olacaktır elbet.... Yalnız özel de olmalı..?
Ve bir zaman sonra...
Tam zamanını
bilemediğim fakat 'bacadan odama sızan yağmur gibi..' kısmı ünv.de, bulunduğum
son evimin duvarını anımsattığından dolayı o zamana dair olduğu sonucuna
vardığım karalamayı hatırlattı bu gün….
ve bana yapacak hiçbir şey kalmadı..
insanın çaresizliği ancak bu denli
dank edebilir..
çaresiz kaldım..
suavi tınısına bıraktım kendimi yalnızca
nereye savrulcağımı umursamadan
karmaşık dizelerde kayıp kaldım..
benim için gecenin bi'saatini hissettiren zaman
okadarda geç değil
ben bu zamanda değilim
zamansız kaldım..
gerçek anlardan çok uzak düştüm belki
hayat kurgusunda repliksiz
kadersiz kaldım..
bacadan odama sızan yağmur gibi
zifir kaplı..
her şeyin saflığından uzak kaldım....
Orhan Veliyi unutmak ulur mu...? Ufak bir çaba daha sonrası yağmur'lu bir dizesini buldum zamana uygun;
Bir duymada
gürültüsünü
Dallarda
çatırdayarak açılan fıstıkların,
Gör bak ne
oluyorsun.
Bir duyma da gör
yağan yağmuru;
Çalan çanı, konuşan
insanı.
Bir duyma da
kokusunu yosunların,
İstakozun,
karidesin,
Denizden esen
rüzgarın…
Orhan Veli, (Yaprak,1949)
28.07.2013; 01:53
Temmuz 26, 2013
Orhan Veli zamanı
Orhan
Veli Kanık’ın 1936 yılında başladığı şiir hayatı üç dönemde incelenebilir:
Garip öncesi (1936-1941), Garip dönemi (1941) ve Garip sonrası....
Şair,
1937 yılından sonra eski şiir anlayışından uzaklaşarak Garip akımının habercisi
olan yeni bir tarz benimsedi. Kanık’ın bu yeni şiirleri 1937 – 1941 yılları
arasında Varlık, İnsan, İnkılâpçı Gençlik
gibi dergilerde ve ölümünün ardından Vatan
(1952) ve Papirüs‘te (1967) yayınlandı.
Sayıları 51′i bulan Garip’in ilk
örnekleri olan bu eserler, abartılı bir dille yazılmıştır....
1941
yılında Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la birlikte Garip adlı şiir kitabını yayınladı. Bu kitapla
birlikte şairin tarzının önceki dönemine göre daha tutarlılaşmış ve gelişmiş
olduğu düşünülür....
Orhan
Veli, “Garip sonrası” olarak adlandırılan 1945-1950 yılları arasında dört kitap
yayınladı: Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947) ve Karşı
(1949). Ayrıca, şairin 1949-1950 yılları arasında yazılmış fakat vefatı
sebebiyle yayınlanamamış şiirleri de mevcuttur....
kaynak <http://www.yasamaugrasi.com/siir/orhan-veli-kanik.html#.Ud0hSazpxmc>
Genel itibariyle:
- Garip (1941, Resimli Ay Matbaası)
- Vazgeçemediğim (1945, Marmara Yayınevi)
- Destan Gibi (1946, Ölmez Eserler Yayını)
- Yenisi (1947, İnkılâp Yayınevi)
- Karşı (1949, Güney Matbaacılık ve Gazetecilik)
- Bütün Şiirleri (1951, Varlık Yayınları)
Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.
(İnkılâpçı
Gençlik, 1942)
Bu bi başlayamadığım Orhan Veli Bütün Şiirleri'ne bir başlangıçtır(ya da öyle olması en büyük temennidir şu saatlerde)... zaman zaman Orhan Veli zamanından bir kaç dize aktarabilirsem ne mutlu bize....
Bir yandan da iş başvuru süresine başka bir yaklaşım getirdim:
"makine (devlet organizmaları, çok uluslu firmalar, bankalar vs.)… çok kaprisli bir sevgilidir, haddini bilmeyenden lütfünü esirger.."Haddimizi de bildik vesselam… makinenin çarkları arasında devşirilmeye hazır beklemede… bir manivela gerek yalnız….
Buradan bu makine alanlarına yönelik bi arayışta olduğum sonucuna varılınabilinir... hani bir ekonometrist gerekse bir manivela bulana dek buralardayım ben....:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
mangan


.jpg)




.jpg)
.jpg)

.jpg)



